İzlanda

İzlanda

Uzun zamandır beklediğim İzlanda turu gerçekleşti ve yurda döndüm. Hangi güzellikten başlasam neyi ön plana çıkarsam gerçekten bilmiyorum. İzlanda’nın etrafını tam tur dolaşıp başladığımız noktaya döndük ve bu tam 8 gün sürdü. Ülkenin batısından başlayıp önce güneye oradan doğuya ve en son kuzeye ulaştık. İzlanda’nın her köşesi adeta bir film seti gibi. Bir yanda şirin rengarenk bir şehir Reykjavik, bir yanda Mars gezegenini andıran Landmannalaguar, ardı arkası gelmeyen şelaleler ve görkemli buzullar…

Reykjavik

 

Türkiye’den buraya direkt uçuş yok, o nedenle Pegasus ile Stockholm’e uçtuk oradan da aktarma ile Keflavik havalimanına indik. Uçaktan iner inmez heyecan sardı beni ve o müthiş doğayı keşfetmek için sabırsızlandım. İlzanda’yı gezmeye başkent Reykjavik’ten başlıyorsunuz, Reykjavik’e vardığımda dikkatimi çeken ilk şey 74 metre yüksekliğindeki Hallgrímstorg kilisesi oldu. Ülkenin en yüksek mimarisi olan bu yapıt neredeyse başkentin her noktasından görülüyor ve ülkede buradan daha yüksek bir mimarinin yapılması yasak.

Başkentte yemek yiyip ve kısa bir gezinti yaptık. Ülke, dünyanın en pahalı 5 ülkesinden biri olduğu için dışlarıda sadece ilk gün yemek yemeyi tercih ettik. Hamburger menü için İstanbul’dakinin 7 katı kadar bir hesap ödediğim aramızda kalsın. Ardından karavanımızı alıp yola koyulduk ve bizi ülkenin etrafında tam bir tur bekliyordu.

Çıkış rotası olarak hava durumuna göre hareket ettik, güney bölgede hava parçalı bulutlu olduğu için vakit kaybetmeden güneye indik. Zaten turistlerin en yoğun ziyaret ettikleri bölge de güney bölgesi. Yol üzerinde sık sık durup uzun tüylü kuzey atlarını sevdik ve fotoğraflar çektik.

Landmannalaguar Bölgesi

Nihayet kuzey bölgesine ulaştık. Güneyin çılgın şelalelerini ziyaret etmeden önce Mars gezegenini anımsatan yapısıyla Landmannalaguar’a gittik ve gideceğimiz noktaya 1 km kala karışımıza bir nehir çıktığı karavanımız nehirden geçemediği için o noktada geceledik. Soğuk bir gecenin ardından sabahın ilk ışıkları ile beraber Landamannalaguar bölgesine yürüyerek girdik ve 1 saat boyunca lav tarlalarından yürüdük fakat vardığımız nokta muazzamdı. Burada kayaların arasından duman yükseliyor, karlara basıyor ve yer yer enteresan kuşlarla karşılaşıyorduk. 5 saatlik yorucu bir dağ yürüşünün ardından dönüş yoluna geçtik, yol üzerinde Haifoss ve birkaç gölde oyalanıp ardından günbatımı için Seljalandfoss şelalesine ulaştık.

Seljalandfoss Şelaleleri

Seljalandfoss’a ulaştığımızda gördüklerim karşısında adeta büyülendim. Kuzeyin o yumuşak akşam ışığı sararmış çimlere vuruyor ve şelale üzerinde gökkuşakları oluşturuyordu. Karavandan atlayarak indim ve hemen su geçirmez çizmelerimi, yağmurluğumu ve yağmur pantolonumu giydim son olarak kameramı alıp koşarak şelaleye doğru ilerledim, bu sırada arkadaşlarım arkamdan geldiler:) Birinci şelale bir mağaranın içerisinde, giriş yapmak için ırmağın içindeki taşlara teker teker basarak ilerlemeniz gerekiyor ve yol için içeri giren turistlerin çıkmasını bekliyorsunuz. Fakat ben su geçirmez çizmelerimle sıra beklemeden ırmağın içerisinde hızlı adımlarla mağaraya girip şelaleye ulaştım ve karşılaştığım manzara inanılmazdı. İçeride loş bir hava, tepeden vuran yumuşak bir ışık ve dev bir perde gibi ihtişamla uzanan şelale.. Burada inanılmaz bir gün batımı izleiyip fotoğrafladık ve geceyi geçirmek üzere kabinimize gittik. Kabin kültürü burada oldukça yaygın ve iskandinav ülkelerinin hot tur (sıcak havuz) neredeyse her kabinin bahçesinde var. Evet biz de gecenin uzun bir kısmını bu hot tub’ta geçirdik ve inanılmaz bir deneyim oldu.

Skogafoss Şelalesi

Sakogafoss şelalesi 60m yüksekliği ile Avrupa’nın en büyük şelalesi ünvanına sahip. Viking dizinin o meşhur sahnesi burada çekildi ve birçok fantastik filme konu oldu bu şelale. Yanına yaklaştığınızda müthiş bir uğultu ve uçuşan su zerreciklerine maruz kalıyorsunuz. Bu nedenle yakından fotoğrafını çekmek güç. Eğer yanınızda benim gibi su geçirmez torba getirmişseniz telefon ve kameranızı bunun içinde muhafaza edebilir, çekim anında bunları çıkarıp temiz kareler elde edebilirsiniz. Bu şelaleye kapalı ya da parçalı bulutlu havalarda gitmenizi tavsiye ederim. Şansımıza parçalı bulut vardı ve fotoğraf olarak istediğimizi aldık buradan.

Vìk

İzlanda’nın en güneyinde rengarenk evleri ile şirin bir kasaba. Buraya günbatımında gelecektik fakat karavanınızın ısıtıcısı arızalandığı için erken geldik. Kasabanın en meşhur yeri tepede bulunan kırmızı çatılı  bu kilise. Burada kasabayı izleyebilir ve kıyıda Atlas okyanusuna uzanan görkemli kayalıkları fotoğraflayabilirsiniz. Kasabada çoğunlukta çiftçiler yaşıyor ve yol kenarlarında muazzam atları sevebilir ve onları besleyebilirsiniz.

Dyrhólaey

Vìk’e erken gittiğimiz için gün batımını burada fotoğraflamaya karar verdik. Dyrhólaey yine adanın güney noktasında bulunan ve Atlas okyanusuna hakim bir bölge. Tepede bulunan zarif deniz feneri görülmeye değer… Ve Black Sand Beach’i en güzel görüntüsü buradan görülüyor. Simsiyah volkanik kumlara aralıksız vuran beyaz köpüklü dalgalar görülmeye değer. Dünyada sadece bu coğrafyada yaşayan puffin kuşlarını burada görmeniz mümkün. Bu kuşlar yılın 10 ayını Atlas okyanusunda geçiriyor. Eğer Haziran’dan  – Ağustos ortasına kadar buraya gelirseniz bu kuşlar sizi karşılayacaklardır.

Fjaðrárgljúfur Kanyonu

İsmi gibi kendisi de enteresan kanyon. Dyrhólaey dönüşünde akşam üzeri kısa bir çekim yaptık burada. Buradaki çekimlerimizi ağırlıklı olarak done ile yaptık. Sarp kayalıkların arasından turkuaz bir dere akıyor . Yeşil yosun kaplı yüksek kayalar görülmeye değer. Doğru açıyı bulamanız için yukarıya doğru 800 metre tırmanız gerekiyor ve çok dikkatli olmalısınız. Buradan aşağıya düşüp hayatını kaybetmiş turistler var. Buradaki çekimlerimizi tamalandıktan sonra geceyi geçirmek için Hvannadalshnúkur buzuluna gittik.

Hvannadalshnúkur Buzulu

Karanlık bir havada buraya vardık ve edindiğimiz tek izlenim havanın soğuk oluşu oldu. Buzullların hemen yanındaki bir kamp alanına geçirdik geceyi. Sabah uyandığımızda bulunduğumuz yere sonbaharın hakim olduğunu gördük ve bitki örtüsü adeta Patagonya’yı andırdı bana. Kamp alanında güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra karavanımız ile buzula yakın bir notaya ilerledik ve buzulun yakından fotoğraflarını çektik. Gerçekten insanın hayatında en az 1 defa görmesi gereken bir yer burası.

Jokulsarlon Buzul Gölü

Jokulsarlon Buzul Gölü 1800’lü yıllardan beri biliniyor ve eriyen Vatnajökull buzullundan dolayı sürekli büyüyor… Bu buzul gölü İzlanda’nın en popüler yerlerinden birisi. Gölün içerisinde serbest dolaşan buz kütleleri insana hayranlık uyandırıyor. Gölün etrafında kısa bir yürüyüş yapıp birkaç açıdan fotoğraf çektik. Eğer buz kütlelerini daha yakından görmek isterseniz bot turları ile gölü dolaşabilirsiniz. Jokulsarlon Buzul Gölü’nün Atlas okyanusu ile buluştuğu noktada Diamond Beach’e uğramadan dönmeyin derim. Burada kopan buz kütlerleri akıntı ile okyanusa arından kumsala vuruyor. Siyah kumların üstündeki kristal buzlar inanılmaz bir his yaşatıyor insana. Bu kumsal yaz başında daha çok buz kütleleri ile dolu oluyor, eğer program yaparsanız bunu dikkate alın bence.

Djúpavogshreppur, Doğu İzlanda

İzlanda’nın en az ziyaret edilen bölgesi burası bu nedenle keşfedilmiş çokça bölgesi var. Fiyortları ve denizi adeta Faroe Adaları’nı anımsatıyor. Burayı daha çok keşif amaçlı dolaştık ve gerçekten bir daha gelinmesi gereken bir yer. Örneğin henüz bilinmeyen onlarca şelaleye sahip. Burada kiraladığımız kabinde bir gece geçirdik ve sabah kuzeye doğru yola koyulduk.

Seyðisfjörður

Ve artık kuzeydeniniz… Seyðisfjörður ismini telaffuz etmekte sıkıntı yaşadığımız için Seydişehir adını verdik biz buraya:)) Adanın tam kuzeydoğusunda şirin bir liman kasabası burası. Kuzey ülkelerinden araçla gelmek istediğinizde feribot sizi burada indiriyor. Burada tüm evler ve sokaklar monopoly oyunu gibi rengarenk. Sokaklara sarı şirin lambalar asılmış hep. Sağlı sollu tatlı dükkanlar var ve yerlere yapılan bu boyalar son dönemlerde yoğun turist toplamış. Nereden giderseniz gidin buraya ulaşan tek 1 yol var ve biz giderken kar fırtınasına yakalandık fakat aracımız bu hava şartlarına uygun olduğu için sıkıntı yaşamadık.

Goðafoss (Tanrıların Şelalesi)

Tanrıların Şelalesi tam kuzeyin giriş noktasında bulunuyor, yola yakın olduğu için araçtan inmeden sesini duyup yine heyecanla koştum. Genişliği 30 metreyi bulan bu şelaleler yapısı ve hacmi ile diğerlerinden çok farklı. En güzel açılardan fotoğraf çekmek için yine çizmelerimle dolaştım ve şelalenin içinden farklı açılar yakalama şansı buldum.

Akrureyri

 

Burası İzlanda’nın kuzeyinde kalan ve en kalabalık 4. bölge. Ülkenin balık üretim ve dağıtım merkezlerinden birisi Akrureyri’de. Dönüş yoluna geçmeden burada bulunan botanik parkta uzun bir mola verdik, kahve ve yemek ihtiyaçlarımızı karşılayıp bilgisayarlarımızla vakit geçirme fırsatı bulduk. Botanik parkın içerisindeki şirin bu kafeden hiç ayrılmak istemedim.

Bir fotoğrafçının gözünden İzlanda izlenimi bu şekilde. Eğer siz de İzlanda’yı gezmeyi düşünüyorsanız ve kafanızda hala soru işaretleri varsa bana hello@muslumbayezit.com adresinden mail atabilirsiniz. Ayrıca seyahatimi güzel kılan değerli arkadaşlarım Murat Ayrancıoğlu, Cuma Çevik, Merve Ceran Çevik ve Tansu İlyaz’a teşekkürler…

Share post:

  • /

Leave A Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *